Ultra Deep Field (Ultra Derin Alan) adlı fotoğrafla bugüne kadarki en uzak mesafeden alınmış detaylı görüntüyü başarmış olan Hubble Teleskopu ile uzayın derinliklerine uzandığımız şu günlerde, Sümerler tarafından, Nibiru, yani geçiş gezegeni, Babil astronomları tarafından ise Marduk olarak adlandırılan 10. gezegen hakkında hala insanlığın kasıtlı olarak bilgilendirilmeyişi ne tuhaf !.. Oysa binlerce yıl önce Maya, Sümer ve Babil medeniyetleri bu gezegeni son derece doğru matematik teknikleri ve gök inceleme metotlarıyla tespit etmişler, onun hem geçmişteki izini, hem de gelecekteki hareket biçimini saptamışlardı. Bazılarına göre yörünge geçişini 3657, bazılarına göre de 3661 yılda tamamlayan ‘korsan gezegen’ ne yazık ki, büyük yıkımlarla yeniden geliyor. Büyük çoğunluğun ‘fantastik hayaller’ olarak nitelendirdiği bu yıkımlar senaryosu acaba gerçekte bir ‘Komplo Teorisi’ mi yarattı? Yeniden iki kutuplu hale gelen günümüzün dünyasında Rusya Federasyonu’nun ve Amerika Birleşik Devletleri’nin gizli uzay çalışmalarına bir göz atmak iliklerimizin ürpermesi için yeterli. Sızan bilgiler içinde, Maya Medeniyetinin gizemli takvimini çözdükleri, verilen mesajları modern metotlarla irdeleyip araştırarak gerçekleri yakaladıklarını ortaya koyuyor.

ABD 1982 tarihinde NASA aracılığıyla 10. gezegenin varlığını kabul etti. 2000 Yılında ABD bu kez NEOS (Near Earth Objects) projesi kapsamında dünya yaşamını tehlikeye sokabilecek olası cisimler üzerinde çalışmalar başlattı ve 10. gezegen, Arizona Lowell Gözlem Merkezince 2001 KX76 koduyla kataloglandı. Ardından da Deep Ecliptic Survey isimli proje kapsamında Nibiru'nun ilk dijital fotoğrafları, Tucson yakınlarındaki Kitt Peak Ulusal Gözlemevi ve Şili'deki Cerro Tololo Inter-American Gözlemevi tarafından çekildi. Yapılan çalışmalar sonunda da Nibiru'nun albedosu, rengi ve diğer özellikleri saptandı.. Bütün çalışmaların sonucunda ise (17 Nisan 2003’de) 2001 KX76'nin ismi önce “Ixion” olarak değiştirildi ve sonra 10. gezen resmen 'Planet Eris' olarak kendi adına sahip oldu.( Fakat unutmayalım; ABD’de bu çalışmalar sürerken Rus Ulusal Bilim Akademisi de 10. gezegen hakkında çalışmalarını bütün hızıyla sürdürmeye devam ediyor. Rekabet dorukta… )

10. Gezegenin 31.07.2005 Tarihinden 19.06.2007 tarihine uzanan süreçte çekilen fotoğrafları, izlediği yörünge ve yaklaştıkça artan etkileriyle Neptün, Uranüs, Jüpiter, Satürn ve Mars gezegenlerindeki değişimleri değerlendirildiğinde dehşet bir yıkımla karşı karşıya kalacağımız çok açık ortadadır. Yapılan gözlem ve hesaplara göre NİBİRU, ya da 'Planet Eris', Dünya’nın yaklaşık dört katı üyüklüktedir. ‘Korsan gezegen’ Maya Takvimine göre 21 Aralık 2012 tarihinde gezegenlerimizin yörünge düzlemini yaklaşık 20 derece açıyla delip dünyamızla Güneş arasından geçecek. Bu büyük kütlenin çekim gücü modern yaşamın asla görmediği ultra boyuttaki felaketlerinin kaynağı olacağını söyleyebilirim. Şu anda Dünya’nın manyetik alanında muazzam bir değişim var. ( Dünya’nın en az dört kez kutupsal kayma yaşadığını hatırlayalım.) Bunun da en büyük nedeni güneşte meydana gelen değişimler. Mayalar bunu biliyordu. Ve bilmekle yetinmeyip gelecekte tüm insanlığı etkileyecek trajediyi şifreli bir şekilde duyurdular. 2012 Yılı, Güneş'teki manyetik alanın yön değiştirmesine denk geliyor ve bu da Eris / Nibiru’nun etkisi kadar felaketlerde rol oynayacak. Ayrıca, tetiklemenin sonucu olarak dünyanın eksenin açısında kaymalar da söz konusu.. Astrofizikçi Cotterel, "Her Kozmik Döngü'de güneşin manyetik alanı beş kez yer değiştirir. Bu, Mayalar'ın dünyanın geçmişte tam dört kez büyük doğal afetler (Tufanlar) geçirdiğine ve Beşinci Güneş Çağı'nın sonundaki yani 21. Yüzyıl'daki beklenen Tufan'ın takip edeceğine inanmalarının ana sebebidir." diyor…

Yıkımlar konusunda en büyük beklenti, 10. gezegenin karşı konulmaz müthiş çekim gücü yüzünden okyanusların havalanarak ultra dev dalgaların kıtaları vurmasıdır. BBC'nin 13-14 Mart 2005'te yayımladığı, bilim adamlarının öngörüleri doğrultusunda senaryolaştırılmış "Süper-volkan" adlı belgesel ise insanı dehşete düşürecek cinstendir. O senaryoda, Yellow Stone bölgesinde dev yanardağ patlamaları meydana geldiğinde kilometrekarelerce kaya, kül ve sülfürlü gaz havaya yükselip atmosferi bir bulut gibi sardıktan sonra, yağmur gibi yağarak ABD'nin dörtte üçünü kaplamış, gökyüzü siyah bir perdeyle örtülmüş, güneş gözden kaybolmuş, her yer yıllarca sürecek zifiri bir karanlığa bürünmüştü. Yollar umutsuzca kaçmaya çalışan insanlarla dolarken, yüz binlerce kişi yaşamını kaybetmiş; hayatta kalanlar içinse, besin kaynaklarının yok olması nedeniyle açlık, ve patlamayı takip eden dondurucu bir "volkanik kış" başlamıştı. ( Bu felaketlere şiddetli depremler de mutlaka eklenecektir…)
ABD, tufan, süper volkan ve kıtlık gibi felaketlerin boyutunu gördüğünden beri, The Regeneration of Earth (Dünya'nın Yeniden Doğuşu) adlı bir departman kurdu ve 10. gezegenden sonra yeniden yaşamı geliştirme yollarını da araştırmaya başladı. ( Bu departmanın faaliyetleri tamamen gizli utulmaktadır.)

2012 Yıkımlar süreci insanoğlunun sonunu getirir mi, bilinmez.. Fakat unutulmamalıdır ki, 10. gezegen tarihin derinliklerindeki her yörünge geçişinde siyasi ve sosyal dengeleri yerle bir etmiştir. Yeniden iki kutuplu hale gelen dünyamızda felaketlerin ABD’yi çok daha derinden vuracağı kesin. Kıtanın coğrafi konumu bunu gösteriyor. İki yanı okyanuslara açık ABD, Asya’nın uçsuz bucaksız topraklarına yayılmış Rusya Federasyonu karşısında dezavantajlı durumda. 1990 Yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile tek kutuplu olan dünyamız yeniden ‘it dalaşı’ ile bunalmaya başladı. Rusya federasyonu’nun horozlanmaktaki temel dayanağı, 2012’de avantajlı duruma geçerek üç milyara yakın can kaybıyla sarsılacak dünyada tek egemen güç olma ihtirası olabilir mi?
 
 

 Annunaki ve "13 Ahau"

Altmışların sonlarında, İsviçreli yazar Erich Von Daniken, Tevrat'taki ilginç ayetlerin yanı sıra antik çağ tarihine ilişkin açıklanamayan gariplikleri de derlediği sansasyonel kitabı "Tanrıların Arabaları"nda, alabildiğine spekülatif bir varsayımla çıkıverdi ortaya: "Tanrının oğulları", bilinmez bir zamanda uzaydan gelip dünyamıza inen, bizden çok çok ileri bir uygarlığın üyeleriydi ve dünyamız üzerinde belirgin izler bırakmışlardı. Mısır'ın piramitleri, Paskalya Adası'nın heykelleri, Hindistan'ın garip efsaneleri ve Orta Amerika'nın tapınakları, hep onların geliş hikayelerine ait gizleri barındırıyordu.

Elbette ortodoks bilim bu iddiaları ciddiye bile almadı. Her şeyden önce Daniken bir "amatör"dü, bilim adamı değildi. Diğer yandan, çoğu kez bilgi eksikliği ve aceleci yorumlarla basit hatalar yapmış, bütünüyle iç tutarlılığa sahip bir teori de geliştirememişti. Bilimsel yaklaşım ve yöntemlerden uzak olduğu için, varolan verileri eğip büküyor, istediği sonuca bir biçimde uydurmaya çalışıyordu ki bu da onun teorilerini bir üfleyişte yıkılacak iskambil şatolara benzetiyordu. Birkaç arkeolog ve astronom dışında Daniken'i ciddiye alıp yanıt vermeye çalışan bile olmadı. Oysa, işin başında doğru sorular soruyordu İsviçreli yazar ama bunlara yanıt getirmeye çalışırken spekülatif eğilimleriyle inandırıcılığını yitiriyordu.

Bir süre sonra, tam "Tanrıların Arabaları"nın mdyatik sansasyonu dinmişken, hiç beklenmedik bir yerden bir başka çarpıcı teori çıkıverdi ortaya. "Çarpıcı" nitelemesi de yetersizdi aslında; eğer Daniken'in söyledikleri "ilginç" olarak görülüyorsa, bu teoriye ancak "şoke edici" nitelemesini uygun görebilirdik. İnanılmaz, şaşırtıcı, son derece radikal ve aynı oranda da büyüleyici bir teoriydi bu. Yazarı da, dünyanın en saygın ve en usta dilbilimci ve tarihçilerinden biriydi: Zecharia Sitchin. Mezopotamya'daki bütün kazı alanlarında bulunmuş, binlerce eski tabletin derlenip okunmasına ve tercümesine olağanüstü destek vermiş, bütün Batı dillerinin yanı sıra antik dillerin neredeyse hepsini çok iyi bilen bu büyük usta, "12. Gezegen" adını verdiği kitabıyla bilim gündemine bomba gibi düşmüştü.

Sitchin bir bilim adamıydı ve dünyanın her yerinde akademik çevrelerde sevgi ve saygıyla anılıyordu. Dahası, yaşamının otuz yılını Mezopotamya uygarlıklarına ait çivi yazısı tabletlerin derlenip okunmasına ve deşifre edilmesine vermişti. Bütün bu uğraşının meyvesini, Tevrat'ın gizemli bölümlerinin deşifresiyle de birleştiren Sitchin, eski metinlerin mitoloji ya da dini fantezi diye bir kenara atılamayacağını, eğer doğru "anahtar"la okunursa neredeyse bire bir, dünyamızın "günce"sini sergilediğini iddia ediyordu ve bu "anahtar"ı uzun çalışmalar içinde geliştirmişti.

Bundan 450000 yıl önce, "Nibiru" ya da "Marduk" adlı bir gezegenden, bir grup ziyaretçi gelmişti dünyamıza. Nibiru, Pluton'un dışından elips bir yörüngeyle güneş sistemimize bağlı olan "12. Gezegen"di. (Sümerler Güneş ve Ay'ı da sayıyorlardı.) Yörüngesini tamamlaması yaklaşık 3600 yıl sürüyordu ve bu büyük turun önemli bir bölümünü dünyanın çok uzağında geçiriyordu Nibiru. Sümerlerin büyük tanrısı Anu, aslında bu federasyonun başkanıydı ve onun tarafından dünyamıza bazı mineraller almak üzere yollanmış olan ekibe de "Annunaki" deniyordu. Başlarında, Sümer dininin en büyük tanrısı olan Enlil vardı. Enki, İnanna, Ninlil, Ereşkigal gibi diğer "tanrı"lar da aslında bu ekibin "beyin takımı"nı oluşturmaktaydı. Gelirken, yanlarında, madenlerde çalıştırmak üzere eğitilmiş iri cüsseli, devasa işçiler getirmişlerdi ki bunlar Tevrat'taki "Nefilim"e denk geliyordu. Bir süre sonra ağır şartlara isyan eden devlerin yerine, dünyadaki varolan en uygun yaratık seçilmiş, bu maymunsu yaratık üzerinde genetik işlemler uygulanarak "insan nesli" geliştirilmişti. Annunaki arasında, bu insanlarla ilişki kuranlar da çıkmıştı ve bir anlamda "melez tür" yaratma deneyleri yapılmıştı - aynı, Yaratılış bölümünde "Tanrının oğulları insan kızlarını eş olarak seçti" ayetinde söylendiği gibi.

Sitchin'in teorisi, Daniken'inki gibi bir "türetme" düşünce değildi ve görünüşünün aksine, hiçbir spekülatif yön taşımıyordu. Onun yaptığı yalnızca bütün antik diller için geçerli olabilecek dilbilimsel bir şifre anahtarı bulmak ve bu anahtarla o metinleri okuyup tercüme etmekten ibaretti. Elbette, yankıları da büyük oldu. Daniken gibi bir amatöre kolayca sataşanlar, sitchin gibi bir ustaya aynı pervasızlıkla yaklaşamıyorlar, belli belirsiz "bu metinlerle uğraşa uğraşa akli dengesini yitirmeye başladı" demeye getiriyorlardı. Ama Sitchin hiç aldırmadı ve yoluna devam etti. Bugün, altı kitaptan oluşan "Earth Chronicles" (Dünya Güncesi) dizisiyle, ortalığı sarsmaya devam ediyor.

Nibiru'ya gelince: Astronomlar, neredeyse elli yıldır, güneş sisteminde, Pluton'un dışında, oldukça uzun yörüngeli bir gezegenin varlığından şüpheleniyor ve bu doğrultuda araştırmalar yapıyorlar. "Planet X" adı verilen bu araştırma misyonu içinde, Sitchin'in Sümer metinlerinden çıkardığı bilgilerin doğruluğunun kanıtlanmak üzere olduğunu söyleyenler de var, böyle bir ize hala rastlanmadığını belirtenler de. Ama Nibiru'nun büyüsü giderek daha çok insanı çekmeye başlıyor. Hele, gezegenin dünya yakınına bir dahaki geliş tarihinin aşağı yukarı 2013 yılına rastlayacağı tezi dikkate alınınca, heyecan daha da artıyor. Bilindiği gibi, Olmec ve Maya takvim sisteminin döngüler üzerine kurulu yapısında, merakla beklenen ürpertici bir tarih var. Bu, Maya takviminde "13 Ahau" olarak adlandırılıyor ve bir dahaki 13 Ahau da 23 Aralık 2012'ye rastlıyor! Bütün tarihleri boyunca Mayalar, 13 Ahau'ya konsantre olmuşlar, o günden hem korkmuşlar, hem heyecanla beklemişler. 2012'nin sonu, 2013'ün başı diyebileceğimiz bu tarih acaba Nibiru'dan Annunaki'lerin dönmesini mi işaret ediyor bize? Ne kadar çılgınca görünürse görünsün, Sitchin gibi bir bilim adamının sözleri karşısında heyecanlanmamak mümkün mü: "Ben bu kitapları, dünyalılara yaratıcılarını anlatmak ve onların dönüşüne hazırlanmalarını sağlamak amacıyla yazdım. Annunaki döndüğünde, buna hazır olmanız için."

 

ALINTIDIR

 Ahmet Maranki 2012'de Dünyanın Foton Kuşağına Geçişini Anlatıyor

 

1. gün: 21 Aralık 2012'de kör bölgeye giriş, tüm canlıların beden tipinin değişmesi, hiçbir elektrik aygıtının çalışmaması, tam karanlık
2. gün: Atmosfer basıncının düşmesi, herkesin kendisini şişmiş hissetmesi, Güneş'in yeterli ısıtamaması, dünya ikliminin soğuması (buzul çağı soğuğu)
3.-4. gün: Atmosferin şafak vakti gibi sönük bir ışıkla aydınlanması, foton etkisinin başlaması, foton enerjili aygıtların çalışabilir hale geçmesi, yıldızların yeniden gökyüzünde belirmeleri.
5.-6. gün: 24 saatlik gündüz devresine giriş, kör bölgeden çıkıp ana foton kuşağına giriş, tüm canlıların güçlenip zindeleşmeleri, dünya ikliminin ısınması, foton ışınıyla çalışan gemilerin uzayda yolculuk yapmaya başlaması, telepati, telekinezi gibi psişik yeteneklerin ortaya çıkışı (uyanış, süperbilinç).
Kısaca, foton kuşağı dünya'daki tüm yaşam için çok büyük bir faydası olan, yüksek enerjili fotonlardan oluşan devasa bir kemer. Güneş sistemimiz bu kuşağa girdiği zaman tekrar çıkması 2000 sene sürecek. Foton Kuşağı (Manaşik Halka) kendi etrafındaki dönüşünü 25.860 yılda bir tamamlamakta ve güneş sistemimiz her bir 10.500 yılda bir foton kuşağına girmekte. Foton kuşağı torus şeklinde (araba lastiği biçiminde) bir kemer ve bunun kalınlığı (çapı değil, kemerin kalınlığı) 2000 ışık yılı. Önemli bir husus elektrikli hiçbir aygıtın ise foton kuşağına girildikten sonra hiçbir şekilde çalışmaması. 2000 yıl boyunca sürecek olan safhada elektrik enerjisi ile çalışacak araca ihtiyaçta olmayacak zaten. Çünkü süperbilinç halinde olma hali ve foton enerjisi kullanabilecek teknoloji ile elektrik enerjisini kullanmaya ihtiyacımız olmayacak.
 
 
Ana Kaynak:http://www.sufizmveinsan.com/arastirma/fotonkusagi.html